Ertan Şahin

13 Eylül 2013 Cuma

Cenaze Mi? Konser Mi?

            Geçtiğimiz günlerde bir tiyatro sanatçısı hayatını kaybetti. Çok üzücü bir durum gerçekten. Bir insanın varlığına alışmışken bir anda yokluğunu düşünmek ya da yokluğunu yaşamak alışıla gelinmiş bir durum değil. Allah herkese hayırlı yaşam/ölüm versin.
            Tamam, ölen öldü kalan kaldı da, kalanların içinden bazı insan müsveddelerinin yaptığı bir şey insanlığa ne kadar yakışı kalıyor bilemem. Bence yakışı bir durum değil.              Demem o ki;
             Eskiden biri öldüğü zaman dua niyetine “Allah tahsilatını affetsin, Allah mekanını cennet eylesin, Nur içinde yat, Allah gani gani rahmet eylesin” gibi cümleler söylenirdi. Ne kadar da güzel bu cümleler. Ölene rahmet okumak, cennete dahil olmasını dilemek ne kadar anlamlı. Ama şimdilerde moda olmuş galiba ölenin arkasından “ses, ışık” diliyorlar. Geçenlerde ölen tiyatro sanatçısı için de bunlar söylendi. “Renk, ses ve ışık içinde yat” diyorlar.
“PAVYONA GÖMÜN O ZAMAN”.
             Hele ki bunu yapanlarda senin güvendiğin, inandığın insan (adı insan)’larsa kendine üzülmekten başka bir şeyin kalmaz elinde. Neden inandığımız insanlar  inançsızlaşıyor ya da inançsızlığını şimdilerde ortaya dökmeye başladılar. Bizlere anne ve babalarımız tarafından öğretilenler acaba onlara öğretilmedi mi? Doğruyu görmek için buna gerek var mı? Bilemeyeceğim!
            Bunları geçtim bu da bir moda anlayışı galiba. Cenazeyi alkışlıyorlar. Hayırdır ne oldu? Anlaşılması mümkün olmayan durumlardan bir tanesi. Cenazeyi neden alkışlıyorsun arkadaş “bu çok güzel öldü be, bir daha ölse yine giderim” kendini konserde sandın galiba. Oh ne âlâ cenaze (tabi sana göre konser) Adam ölmüş be ölmüş. Allah’tan bir rahmet dile de  seni yaratana bir saygın olsun. İlla her şeyi tahtadan ata binip, kara toprağa inip, Münker ile Nekir yanına gelince, Kiramen Katibin defteri açınca, bilmeyince vurulunca mı anlayacaksın.
            İnşallah Allah ölmeden anlamayı nasip eder sana ama muammalardasın!

ertansahin

12 Mart 2013 Salı

İstanbul’da Aşk Büyüsü (Şemspare-Elif Şafak)



İstanbul hakkında yazmayı hep sevdim galiba…
İstanbul’u anlatmayı İstanbul’u anlamanın imkansız olduğunu bildiğim halde…
İstanbul bir şehir değildir. İstanbul bin şehirdir. Ama bunu kabullenmek pek zor gelir zihnimize. Ürkütür bizleri içten içe. Bu yüzden tek bir şehirmiş gibi davranırız. Ondan üçüncü tekil şahıs olarak bahsederiz daima. Türkçede kelimelerin cinsiyet ayrımı olmadığı için bir muğlaklık arkasına sığınıp “o ” deriz. Halbuki hepimizin bildiği üzere İstanbul’un cinsiyeti vardır.
İstanbul kadındır. Dişidir. Dişiliği belirgindir.
Bir oyuncak olsaydı bu şehir, içinde pembe elbiseli, porselen bir balerin dönen mor kadifeden bir müzik kutusu olurdu. Açardık kutuyu zaman zaman. Bakardık içine. Dinlerdik ezgisini. Kapatıp rafa kaldırırdık. Sonra dayanamaz gene açar, gene bakardık. ve bildiğimiz halde kutunun içinde ne olduğunu, her açışımızda heyecanlanır; merak etmekten kendimizi alıkoyamazdık. Çünkü İstanbul alışıldık yanlarıyla bile şaşırtmayı başaran bir bilmece, tanıdık sokaklarında bile kaybolduğumuz bir labirenttir. Bu şehri tamamıyla kavramak mümkün değildir.
Bir cisim olsaydı bu şehir kaleydoskop olurdu muhtemelen. Göz deliğinden her bakışta başka bir desen, bambaşka renklerle çıkardı karşımıza. Gün içinde ışığın geliş açısına göre renkten renge, desenden desene bürünürdü. Çeşitliliği ile büyülerdi.
Bir yemek olsaydı bu şehir, tatlı değil, tuzlu değil, acılı ekşili olurdu, içinde birbirinden uyumsuz tatlar yüzer ve buna rağmen tuhaf bir uyum yakalardı beraber. Bir damla limon, bir damla zencefil, bir kaşık bal, onlarca ayrı baharattan müteşekkil bir karışım. Bu şehir bir çorba olsaydı, öyle her önüne gelen aşçı pişiremezdi onu. Tarifini bilmek yetmez, herkes tutturamazdı kıvamını.
Bir su kaynağı olsaydı bu şehir, göl değil, dere değil, ırmak değil, pınar değil; delidolu bir nehir olurdu. Çağlaya çağlaya akardı. Yaz kış taşardı. Gürül gürül temposuyla asi ve koyu mavi, köpük köpük dalgalarında nice katreler gizli, sadece sularını değil, sularına kapılanları da alıp uzaklara taşıyan bir nehir.
Ve bir duygu olsaydı İstanbul, hüzün değil, hasret değil, elem değil, sevinç değil, sevgi değil, nefret değil; aşk olurdu muhtemelen. Safi aşk… tepeden tırnağa, buram buram…
İstanbul’a gelip de aynı kalan yoktur. Bu şehir insanı alır ellerine, bir hamur parçası gibi yoğurur. Bir bakmışsın değişmişsin. Bir bakmışsın aynı konuşmuyor, aynı düşünmüyor, dünyaya eski gözlerinle bakmıyorsun. Şaşırırsın. Ne vakit, nasıl oldu da değiştin böyle anlayamazsın.
İstanbul’a gelen herkes değişir.
İstanbul’da kalan herkes değişir.
İstanbul’dan ayrılanlara gelince onlar ömür boyu hasretlerini buzdan keskin, iğneden ince bir sızı gibi taşırlar yüreciklerinde. İstanbul’u uzaktan özlemenin ağırlığını ancak yaşayan bilir.
Burada zaman farklı akar , hızlı akar. Sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar herkes ha bire telaş halindedir. İstanbul’lular Avrupa’nın başka şehirlerinde yaşayanların yararlandığı rehavet ve rahatlığa yabancıdır. Ne sokaklarında sallana sallana yürümek, ne hiçbir şey yapmadan bir kafede öylece oturup etrafa gülümsemek , bilmeyiz bunları, öğrenmeye de vaktimiz yoktur.
İstanbul’lular durmadan koştururlar. Ve ne kadar koşarlarsa koşsunlar hep ama hep geç kalırlar. İstanbul geç kalmaların şehridir. Randevularımıza, dostlarımıza, sevdalarımıza, anılarımıza, hayallerimize.. hatta kendimize geç kalırız burada ha bire.
Sonra alı al moru mor koşturarak varırız randevu yerine. Nefes nefese “kusura bakma” deriz buluştuğumuz kişiye. Halbuki o da bizim gibi geçikmiş, en fazla bir kaç dakika evvel gelmiştir, iki taraf da geciktiği için aslında kimse geç kalmamıştır birbirine.
İstanbul gene hakikati hayal, hayali hakikat eylemiş, her şeyi tersyüz etmiştir; İstanbul’da zaman başka her yerde olduğundan çok daha izafidir. Bir kelime olsaydı İstanbul
Bir kelime olsaydı İstanbul ne şehir,ne medeniyetler köprüsü,ne gelecek olurdu muhtemelen. İstanbul’un sözlükteki karşılığı “efsun” olursu. Efsundur bu şehir, efsunludur,tılsımdır.
Bir büyü olsaydı İstanbul kıskançlık,bereket,saadet,sıhhat değil aşk büyüsü olurdu. O yüzden belki de bu şehri seven çoook sever. Aşıkları boldur İstanbul’un.
Ve o büyük bir maharet,ince bir hünerle , sağ olsun hepimizi idare eder.



www.safakatayman.com                                                                                                /Alıntı/
 

20 Ocak 2013 Pazar

"malum" !




     İnsanın başına ne geliyorsa ya meraktan, ya da diğer 5 harf 2 heceli olan "malum"dan gelirmiş. (Her ne kadar 5 harf görünse de 4 harf'tir aslında. Çünkü "m" çift kullanılmıştır) 
     Gerçi bu söz pek umurunda değil ama gerçek bu!  ("malum kişi anlıyordur").
     Herhalde, merakının büyük olmasından kaynaklanıyor ki hoşuna gidiyor 5 harfli.
     Bazen sadece ifade edilip, söylenmemesi gereken şeyler (isimler, organlar, küfürler, özel durumlar vs...) vardır.
"Dinlemeyip" anlamadığı için tekrar etmenize rağmen, halen  üzerinize geliyorsa salıver  malum'u o nasıl kullanacağını iyi biliyordur.
     Dinlemeyi bilen en aptaldan bile bir şeyler öğrenebilirmiş
     Ama
     Bunu bile anlamayanlar ne yazık ki gündelik hayatta çok fazla çıkar insanın karşısına.
     Hatta öyle ki bazen yanınızdan bile ayrılmıyor'dur.
     Ve böyleleri genellikle bir bok bildiklerinden değil, o boku bilmediğini bile bilmedikleri için sürekli olarak "beyinleri" konuşması için dürter.
("Bunların beyinleri farklı yerde, genelde üzerine otururlar")  
     Hangi konudan bahsedecekleri kendi durumlarına bağlıdır.
     Genelde tercihleri sizin merak ettiğiniz (aslında etmediğiniz)ya da edeceğinizi sandığı konularıdır.
     Bu şahsiyetten nasıl kurtulurum diye düşünenler genelde kalp kırıcı olurlar ve hüsranlı bir son ile yeni bir düşmana kapı açarlar.
  "Hani vardır ya, hata yüzüne söylendiği an düşman kesilirler"
     Kurtulmaya çalışmayacak kadar zararsızsa bırakın kurtulmayın
     Bir süre sonra kendisi de vazgeçecektir.
     Hatta neden böyle oluyor diye meraklanacaktır.
     Kendisi de anlayacaktır,  anladığı en iyi şey'i !
     Anladığı en iyi şey :

"malum" !
                                    ertansahin

Kavanoz Dipli Dünya



Öğretmen sınıfta masanın üzerine büyük bir cam kavanoz koyar ve öğrencilerine sorar, “Bu kavanoz dolu mu boş mu?”. Öğrenciler kavanozunun boş olduğunu söyler. Sonra öğretmen büyük taşları kavanoza alabildiğince doldurur ve “Kavanoz doldu mu?” der. Öğrenciler kavanozun dolduğunu söyler. Öğretmen masanın altından çakıl taşlarını çıkarır ve kavanoza döker. Çakıl taşları büyük taş parçalarının arasına girer. Öğretmen tekrar aynı soruyu sorar. Öğrenciler kavanozun artık dolduğunu belirtir. Öğretmen bu sefer kum çıkartır ve kavanoza aktarır. Kum taneleri bütün boşluğu doldurur. Öğretmen tekrar aynı soruyu sorar. Gördükleri karşısında şaşıran öğrenciler bu sefer kavanozun tamamen dolmuş olduğunu söyler. Öğretmen “Hayır!” der ve bir sürahi suyu kavanozdan taşacak şekilde döker. Öğrencilerine dönüp şu sözleri söyler;
“İşte! Hayatınız da bu kavanoz gibidir. Eğer önce kum ve çakıldan başlasaydım taşlar için kavanozda yer kalmayacaktı.”

“Kavanoz dipli dünya” dediğimiz bu hayatta önce büyük hedeflerinizi kavanozunuza yerleştirin sonra çakıl taşlarını. Merak etmeyin kum ve su için hayatınızda mutlaka zaman kalacaktır.
                              
                                        ALINTI